Ana içeriğe atla

BİLGELER GEÇİDİ


 BİLGELER GEÇİDİ

 

 

Enerji merkezlerini açan şeyler vardır.

Hz. Muhammet…

 

Ben onlarla tarih öncesi zamanlarda yaşamak isterdim.

Buzul çağında mesela.

Onlarla ekin biçmek isterdim.

Dağ patikalarında ilerlemek.

Yağmur ormanlarında.

Zifiri karanlık gecelerde ormanlarda ateş başında.

Karda…çadırda…barakada…hanlarda.

 

Hızır, Hz. Musa, Hz. Süleyman.

Onlara su taşımak isterdim dereden.

Taptuk Emre, Yunus Emre,

Hocasına eğri dalı getirmeyen Yunus Emre,

Haçkalı baba, (Trabzon hakça yaylasında türbesi olan derviş,)

Dedem: Remzi Kantarcı.

Hz. Davut.

Hz. Yakup.

Hz. İdris.

Hz. Ömer…

Bu insanlarla tanışmak, sohbet etmek, yemek yiyip karanlık yollarda ilerlemek…

Bunlar kahkaha atardı…

Bunlar ağlardı.

Bunlar gülümserdi.

Bunlar göğe, kuşlara bakardı.

Bunlar uzanırdı.

Bunlar bağdaş kurardı.

Bunlar göğüs kafesi.

 

Tam oradayım, arkadaş.

Karınca gibi, bir kuş gibi yuva yaptım oraya.

Evim bağrım orası.

İskelet sistemim orası..

 

Onların gözyaşları.

Özlemleri.

İnsanlığın iyiliğini dilemeleri.

Allah’a dua ederken el açmaları.

Onların kedileri..

Hayvanları sevmeleri…

 

Şems, Mevlana…

 

Onları gökten seyreden şahinler…

İşte o şahinlerin gözünden bakıyorum dünyaya, olup bitenlere.

 

Cem Karaca’nın; “İşçisin sen işçi kal” adındaki şarkısından bakıyorum ülkede, dünyada olanlara.

 

Onlarla en vahşi zamanlarda yaşamak isterdim.

Kılıç dişli kaplanlar…

Dev kuşlar…

Alazor’lar…

 

Ahmet Kaya şarkılarından bakıyorum hayata…

Şemsin yüzünden, ruhundan…gözlerinin elifinden…

 

Bu bakış açısı, imgelem…(enerji kanalları…)ruhsal frekans açmaktır…

Ben gece ayazda oturup üşüyerek çay sigara içerek bunları hayal ettim.

Uçtum göğe…

 

 

En sadıklar göğüs kafesinden, kafasından bakıyorum hayata.

Bütün kararlılığıyla dağdan gemiler yürüten Fatih Sultan Mehmet bileklerinden.

Mustafa Kemal Atatürk’ün zihninden bakıyorum hayata…

Annesinin ellerinden…

Babasının gülümsemesinden…

 

Bilgelerin yürüyüp geçtiği toprak yollardan.

Islandıkları yağmurların parlak taneciklerinden akıyorum hayata…

Onları üşüten ayazlardan…

 

Abdülkadir Geylani’nin çölde soğukta abdest alan azminden bakıyorum başıma gelenlere….hayata…

Abdülkadir Geylani’nin karnından bakıyorum hayata…

 

Yunus Emre’den…

 

 

03:18

 

14 ARALIK 2021 SALI

İSA KANTARCI




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ATLAR ve İNSANLAR (aşıklar için)

  berbat. okuma bunu. elden geçirdim bu metni.... Not: Okuyacağınız bu metin daha geniş çaplı hale gelmiş biçimde yazıldı, düzeltilecek, bir roman bu, yayınevinin birinden onaya alan, basılacak olan metin, okuyacağınız onun küçük hali, öykü hali.  ATLAR ve İNSANLAR (sevi-şenler için)(eski insanlar sevmeyi tarif ederken 'sevişmek' kelimesini kullanırdı) bu kast edilmiştir-   Köye yaz gelmişti, yaz ayının cidden hissedilmeye başlandığı ilk gündü. Ertesi gün hava bozacak endişesi yoktu insanlarda. Gökyüzü apaçıktı. Güneş parlaktı gün boyu. Dikkatini verirsen; dans ederek, birbirine takılarak otların, ağaçların çiçeklerin arasından uçan mutlu kelebekleri görürdün. Bir evin önünde güneşin kızdırdığı betona uzanmış bir kedi sırt tüylerini yalıyor hararetle. Köyün deresinden geçen gri kurt karşı kıyıda emniyette olduğunu anladıktan sonra silkeleniyor; ıslandı, yalıyor tüylerini. Ormandan çıkan bir tilki kıçını üstüne oturmuş çevreyi seyrediyor keyifle, bal arıları, eşek arıl...

JAMES BROWN 23

  JAMES BROWN 23   1 Necdet woke up at the break of dawn. Sleeping, waking up, and eating under a tree in the countryside felt wonderful. As a child, he and his friends used to practice doing exactly this. Feeling bursting with energy, he grabbed a tree branch and did a few pull-ups. He couldn't manage many, so he lit a cigarette instead. He walked down to the creek to relieve himself, where he had set up a secluded spot. On his way back, he fetched a jerry can of water. While rummaging through the plastic bags for food, he stumbled upon some tea, sugar, and a bit of stale bread. He was thrilled; he had completely forgotten he left them there. He brewed some tea, dipped the bread into it, and ate. Once the day fully brightened, he headed down to the town. While sipping a cup of tea treated by an acquaintance, he happened to overhear a conversation. He learned that Uncle Hayri and his wife, whom he had known for ages, needed some help. The place they lived was a long ...

JAMES BROWN 23

  Necdet, sabah şafak sökerken uyandı, kırsalda ağaç altında uyumak, uyanmak, yemek yemek harikaydı. Çocukken bunun provasını yapardı arkadaşlarıyla. Kendini enerji dolu hissetti, ağacın bir dalına asılıp barfiks çekti, fazla çekemedi, sigara yaktı, dereye tuvalet yapmaya indi, orada gizli bir yer yapmıştı. Gelirken bir bidon su aldı. Poşetleri karıştırıp yiyecek alırken çay ve şeker buldu, biraz da bayat ekmek, çok sevindi. Bunları orada unutmuştu. Çay yaptı ve ekmeği banıp yedi. Gün aydınlanınca kasabaya indi. Tandık birinin ısmarladığı çayı içerken birilerinin sohbetine kulak misafiri oldu. Onun da çok eskinden beri tanıdığı Hayri amca ve eşinin yardıma ihtiyacı olduğunu öğrendi. Köye çok uzaktı yaşadığı yer. Saatler sürdü dağın zirvesine varması. Arada bazen traktör ve özel araçlara denk gelmişti ama yolun çocuğunu yürümüştü. Hayri seksen yaşında diri bir ihtiyardı, saçları dökülmüş, bembeyaz sakalı vardı, hep takke takardı, dindar biriydi, karısı da şeker gibi bir nineydi. Nec...